Gölgeler Dürüsttü

Gölgeler Dürüsttü

Kasaba uzaktan bakıldığında diğer kasabalara benzerdi.
Çatılar kiremit, duvarlar kireç, sokaklar toz, insanlar da insandı.
Farkı, güneş açtığında anlaşılırdı.

Bu kasabada kimse yalnız yürümezdi.
Herkesin yanında bir tane daha kendisi olurdu.
Yerde.

Sabah güneşi doğduğunda sokaklar önce insanlarla değil, gölgelerle dolardı.
Çünkü burada insanlar yürürken önce yere bakar, sonra konuşurdu.

Kasabada kimse kimseye
“Doğru söylüyor musun?”
diye sormazdı.

Onun yerine bakarlardı.

Ayağa, duvara, yere, masaya, kapıya…
Nerede duruyorsa oraya.

Çünkü bu kasabada insanların sözüne değil, gölgesine güvenilirdi.

İnanışa göre insan korkar, utanır, çıkarına bakar, yalan söylerdi.
Ama gölge bunların hiçbirini yapmazdı.
Gölge sadece ışığın bildiğini söylerdi.

Ve ışık, kasabada en güvenilir şeydi.

Bu yüzden mahkemede hâkim sanığın yüzüne değil, yere bakardı.
Nikâhta gelinle damat değil, gölgeleri yan yana dururdu.
Okulda çocuklara önce harfler değil, düzgün durmak öğretilirdi.

“Dik dur,” derdi öğretmen,
“Gölgen eğri çıkmasın.”

Kasabada kavga az olurdu.
Çünkü inkâr etmek zordu.

Bir adam
“Ben yapmadım,”
dediğinde, gölgesi yapmış gibi duruyorsa,
konu kapanırdı.

Kimse gölgesiyle tartışamazdı.

O zamanlar kasabada herkes doğruyu söylemezdi.
Ama herkesin gölgesi doğru dururdu.
O yüzden sorun olmazdı.

Çünkü gölgeler dürüsttü.


İlk bozulma yaz ortasında oldu.

Güneş tam tepedeydi.
Yalan söylemek için kötü bir saatti.
Işık fazla, kaçacak yer yoktu.

Meydanda üç kişi konuşuyordu.
Ne konuştuklarını hatırlayan yok.
Ama ne olduğunu herkes hatırlıyor.

İçlerinden biri bir şey söyledi.

Sonra bir şey daha söyledi.

Tam o sırada biri yere baktı.

Sonra herkes baktı.

Adam konuşmayı bitirmişti.
Ama gölgesi yarım adım geride duruyordu.

Kimse bir şey demedi.

Adam da demedi.

Gölge de demedi.

Ama o gün kasabada ilk defa bir gölge sahibini bekletti.

Akşama kadar herkes daha yavaş yürüdü.
Kimse hızlı konuşmadı.
Kimse yüksek sesle gülmedi.

Çünkü herkes ilk defa şunu düşündü:

Demek ki olabiliyormuş.

O günden sonra kasabada insanlar konuşurken birbirinin yüzüne değil,
gölgesine daha uzun bakmaya başladı.

Bazıları yere bakarak yürümeye alıştı.
Bazıları güneşi sevmemeye başladı.
Bazıları öğle vakti dışarı çıkmamaya başladı.

Kasaba ilk defa susarak kalabalık oldu.


İkinci bozulma daha sessiz oldu.

Bu sefer gölge geç kalmadı.

Bu sefer gölge ters durdu.

Adam sağa döndü,
gölgesi sola baktı.

Kimse bağırmadı.
Kimse koşmadı.
Kimse şaşırdığını belli etmedi.

Çünkü ikinci defa olunca,
şaşırmak yerine hesap yaparsın.

O günden sonra kasabada kimse kimseye
“Yalan söylüyor musun?”
diye bakmadı.

Herkes
“Yalan söyleyebilir mi?”
diye bakmaya başladı.

Bu daha kötüydü.

Çünkü bir insanın yalan söylemesi sorun değildir.
Ama herkesin söyleyebileceğini bilmek,
uyumayı zorlaştırır.

O günden sonra kasabada güneş aynı doğdu,
ama kimse aynı uyanmadı.


Kasabada bir adam vardı.

Adını söylemeye gerek yok.
Çünkü her kasabada vardır.

Bir keresinde gölgesi gecikmişti.
Affedildi.

Bir keresinde gölgesi titremişti.
Açıklama yaptı.
İnanıldı.

Bir keresinde gölgesi duvara yanlış düşmüştü.
Hava bulutluydu dediler.
Geçildi.

Sonra yine oldu.

Sonra yine.

Sonra yine.

Kasabada bazı şeyler değişiyordu.
Ama o adam değişmiyordu.

Bir süre sonra gölge bozulunca kimse şaşırmamaya başladı.

En çok duyulan cümle şuydu:

“Olur öyle.”

Kasabada düzen en çok bu cümleyle bozuldu.

Çünkü bir şey normal sayılmaya başladıysa,
düzeltmek için kimse uğraşmaz.


Ben kimseye kolay güvenen biri değildim.

Bana çocukken tek bir şey öğretilmişti:

İnsana değil, gölgesine bak.

Ben de baktım.

Yıllarca baktım.

Konuşurken baktım,
alışveriş yaparken baktım,
selam verirken baktım,
borç alırken iki kere baktım.

Gölgesi düzgün olanla yürüdüm.
Gölgesi net olanla oturdum.
Gölgesi titremeyenle konuştum.

Sonra bir gün,
daha önce gölgesi bozulan o adamla karşılaştım.

Güneş açıktı.

Gölgesi düzgündü.

Benden önce yürüdü.
Gölgesi tam arkasındaydı.

Ben de inandım.

İnsan en çok,
daha önce hata yapmış ama şimdi düzgün duranlara inanmak ister.

Çünkü insan,
düzelen şeylere güvenmek ister.

O gün birlikte yürüdük.

Sokaktan geçtik.
Meydandan geçtik.
Duvarın önünde durduk.

O konuştu.

Ben dinledim.

Sonra ben konuştum.

O sustu.

Sonra o gitti.

Sonra yere baktım.

Gölgesi oradaydı.

Ama biraz geç kalmıştı.

Çok değil.

Yarım adım.

Yetiyordu.

O an anladım.

Bu kasabada sorun gölgeler değildi.
Güneş de değildi.
Işık da değildi.

İnsan aynıysa,
gölge ne yapsın.

O gün kendi kendime şunu söyledim:

Bir kere yapan bir daha yapar.
Başkasına yapan sana da yapar.

Share this content:

Yorum gönder