Cumartesi Sohbetleri Mahmure Ebediyetin Kapılarını Aralamak

Cumartesi Sohbetleri

Mahmure Ebediyetin Kapılarını Aralamak (Unlocking The Doors of Eternity)

.

…adı olmayan bir sokakta başladı her şey. Sokağın sonunda, kimsenin bilmediği bir bina vardı. Bostanın yanında eski ahşap bir bina. Her sabah o binadan ayakları çıplak bir kız çıkardı. Adı Mahmure. Evin tabelası yoktu. Pencerelerinin bazılarında camlar kırıktı; cam yerine ince bir naylon gerilmişti. Ve duvarında, rüzgârın yönüne göre şekil değiştiren soluk bir gölge. Mahmure. Ben Mahmure’ye doğru yürüdüm. Yürüdükçe bina büyümedi, küçülmedi; sanki ben değişiyordum, ben uzuyordum, ben daralıyordum. Bu binaya her gördüğümde göğsümdeki boşluk biraz daha genişliyordu. Bu boşluk, beni içine çekmek isteyen bir karanlık değil, kendimi aradığım bir mağaraydı ve o mağaranın duvarlarında, kendimin çok eski bir anısını hatırlıyordum. Sanki yıllar önce söyleyip unuttuğum bir cümle, şimdi geri dönüp beni bulmuştu. Mahmure’nin çıplak ayaklarının bastığı toprakta hâlâ sabah serinliği duruyordu; o serinlik, binanın içinden dışarı sızan bir sır gibiydi. Bina sessizdi ama sessizliği ölü değildi. İçinde bir şey nefes alıyordu. Belki bir hatıra, belki bir gölge, belki de hiç doğmamış bir hikâye. Duvarındaki soluk gölge, rüzgâr her estiğinde başka bir şekle bürünüyordu: bir insan silueti gibi, sonra bir hayvan gibi, sonra sadece bir çizgi. Ama her hâlinde bana bakıyordu. Bana bakan gölge Mahmure’ydi. Bakışlarıyla beni buradan kurtar diye yalvarıyordu.Yaklaştıkça fark ettim ki Mahmure, binanın değil, benim hareketime göre değişiyordu. Ben adım attıkça o da şekil değiştiriyordu. Sanki beni tanıyor, beni hatırlıyor, beni çağırıyordu. Bir an durdum. Durunca Mahmure de durdu. O an anladım: Bu bina, bu sokak, bu gölge… hepsi benim içimde bir yere dokunuyordu. Yalnızlık sokağına her girişimde genişleyen boşluk, aslında beni içine çekmek isteyen bir karanlık değil, uzun zamandır unuttuğum bir kapıydı. Kapının nerede olduğunu bilmiyordum. Belki bina hiç kapı kullanmıyordu. Belki kapı, Mahmure’nin sabahları bastığı topraktaydı. Belki de kapı, benim içimde bir yerdeydi. Ama o kapıyı hiçbir zaman açamadım. Mahmure hep bana beni kurtar diyerek baktı. Ama bildiğim tek şey vardı: Mahmure beni bekliyordu. Sonra kapı açıldı Mahmure beni içeri aldı. İçeri girdim. İçerisi… bir bekleme salonu gibiydi ama kimse beklemiyordu. Sıralar vardı, ama oturan yoktu. Bir masa vardı, ama üzerinde hiçbir şey yoktu. Bir saat vardı, ama akreple yelkovan birbirine dokunmuyordu. Zamanın akmadığını ilk orada fark ettim. Binanın içine düşüşüm de böyle oldu. Bir adım attım. Evin zemini titredi; sanki ahşap döşemelerin altından çok eski bir nefes yükseldi. Bir adım daha attığımda, evin duvarları hafifçe dalgalandı. Sanki mekân, beni tutmakla bırakmak arasında kararsızdı. Zamanın kumaşı, önce ince bir perde gibi gerildi. Sonra o perde, rüzgârın önünde savrulan bir tül gibi şeffaflaştı. Duvarın ardında beliren manzara, önce bir gölgeydi. Sonra gölge, yavaşça karla kaplı bir yamaca dönüştü. Kafkas dağlarının silueti, binanın içine sızarken hiçbir şey kırılmadı. Sadece mekânın nefesi değişti. Sanki bekleme salonu, beni kendi içinden usulca dışarı bırakıyor; beni, çoktan unuttuğum bir hatıranın yamacına doğru itiyordu. Toprak ayaklarımın altında kayarken, bunun bir düşüş değil, zamanın başka bir kıvrımına geçiş olduğunu anladım. Bir adım daha attım. Kafkas dağlarının gölgesi artık üzerimdeydi. Geçmişimin ağırlığı sırtımda değildi artık; dizlerimin titremesinde, nefesimin buğusunda, bir de adını unuttuğum bir şarkının içimde çalan nakaratında gizliydi. Tırmanıyordum. Bir keçi gibi inatla. Ama zirve yoktu. Zirve, her baktığımda yer değiştiriyordu. Sisifos ‘un taşı gibi, her adımda yeniden başlayan bir döngüydü bu. Gecenin bitmediğini sanıyordum ama karanlık, kendi içinde ince bir çizgi hâlinde yarılıyordu. Sanki güneş, benim henüz hatırlamadığım bir gelecekte çoktan doğmuştu. Zaman… dokununca titreyen bir kumaştı. Her ipliği benim elimden çıkmış gibi. Geçmiş, şimdi, gelecek… aynı anda nefes alıyordu. Bir plağın üzerindeki iğne gibi ilerliyordum; müziğin nereye gittiğini bilmeden, ama her titreşimde kendimi yeniden tanıyarak. Etrafımdaki insanlar… belki hiç yoklardı. Belki hepsi benim yarattıklarımdı. Birinin gözünde kendimi görünce, o gözün de bana ait olduğunu fark ettim. Ve ben… kimdim bu kayıtta? Belki bir çizik. Belki bir boşluk. Belki de henüz çalınmamış bir nota. Ama bildiğim tek şey vardı: Bu evrende kaybolmuyordum. Çünkü kaybolmak için önce bir sınır gerekir. Oysa ben, sınırları çoktan unutan bir hikâyenin içindeydim. Ama hikâye burada bitmedi. Çünkü sınırları unutan bir hikâyenin sonu olmaz; sadece başka bir kıvrıma dönüşür. Mahmure’nin beni içeri aldığı o an, bekleme salonunun sessizliği kulağımda çınlamaya başladı. Sessizlik, bir boşluk değil, bir sesin doğmadan önceki hâliydi. Sanki odanın içinde görünmeyen bir nefes dolaşıyor, duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Bir süre sonra fark ettim: Sıraların gölgeleri yoktu. Masanın da yoktu. Hatta benim bile yoktu. Gölgeler, bu mekâna ait değildi. Belki de bu mekân, gölge kabul etmiyordu. Belki de burada her şey, kendi varlığının ağırlığından arındırılmıştı. Mahmure yanımda duruyordu ama yüzü net değildi. Bir an çocuk gibiydi, bir an yaşlı bir kadın. Bir an insan, bir an sadece bir çizgi. “Beni kurtar” demiyordu artık. Sanki başka bir şey söylüyordu ama kelimeler dudaklarına varmadan buharlaşıyordu. Ben de anlamaya çalışmıyordum. Çünkü burada anlam, kelimelerden önce geliyordu. Bir adım attım. Evin zemini titredi. Bir adım daha attım. Zamanın kumaşı hafifçe dalgalandı. Sonra… duvarlardan biri şeffaflaştı. Arkasında, karlarla kaplı bir yamaç belirdi. Kafkas dağlarının gölgesi, binanın içine sızdı. Sanki iki mekân aynı anda nefes alıyordu. Mahmure’nin eli koluma dokundu. Dokunuşu soğuk değildi; daha çok, uzun zamandır unutulmuş bir hatıranın tenime değmesi gibiydi. “Buradan sonrası senin” dediğini hissettim. Duyduğum bir ses değildi bu. Daha çok, içimde bir yerin hatırladığı bir cümleydi. Ve o anda anladım: Ben bu hikâyeye sonradan dahil olmamıştım. Bu hikâye, benim içimde çoktan yazılmıştı. Mahmure de bina da gölge de bekleme salonu da… hepsi benim zaman dokumamın iplikleriydi. Bir adım daha attım. Zamanın kumaşı yırtılmadı; sadece başka bir renge döndü. Ve hikâye, kendi kendini yeniden başlattı.

31.01.2026

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder