Cumartesi Sohbetleri – Koltuk
Cumartesi Sohbetleri – Koltuk
Niyazi Emre Yıldız, bir sabah sular caddesinde beş katlı hanın ikinci katındaki tek odalı yirmi beş yıldır başkanlığını yaptığı derneğin kapsının kilidini açarak içeri girmişti. Yetmiş beş, yetmiş altı yaşlarında bir adamdı bu. Orta boylu, çelimsiz, uzun burunlu, koyu siyah gözlü idi; fakat yüzünde, düşünce gayretinin, açık seçik hiçbir kaygının belirtisi yoktu. Düşünce bu çehrede serseri bir kuş gibi dolaşıyor, gözlerinden şöyle bir gelip geçiyor, yarı açık dudaklarında biraz duraklıyor, alnının kıvrımlarında saklanıyor, sonra iyice silinip gidiyordu. Kayıtsız bir göz Yıldız’a şöyle bir bakar ve “iyi yürekli, kuzu gibi bir adamcağız olsa gerek” derdi. Ona daha yakından, daha anlayışlı gözle bakan biriyse yüzünü bir miktar süzer, sonra garip bir tereddüt içinde gülümser geçerdi. Niyazi Emre’nin teni ne pembe, ne esmer, ne de soluktu, rengi yok gibiydi. Kısa boynunun üzerinde yer alan ufak kafası, küçük yumuşak elleri, düşük omuzları bir erkekte az görülür incelikteydi. Niyazi Emre’nin dernek odası yaklaşık olarak yirmi, yirmi beş m2 civarındaydı. Kapının tam karşısında makam masası ve yanında bitişik olarak ikinci bir masa bulunuyordu. Yan duvara dayalı küçük bir bilgisayar masası ve üzerinde kasalı bir bilgisayar vardı. Masanın yan tarafında bulunan diğer ufak masada da yazıcı bulunmaktaydı. Yıldız’ın masasının arkasında kış aylarında bir elektrikli ısıtıcı yaz aylarında ise aspiratör yer alıyordu. Yıldız bunlara mevsimine göre ortaya çıkarıp kaldırıyordu. Beş adet ağır kaba sandalye ince bir zevki tatmin edebilecek şeyler değildi. Beş kişiden fazla misafir geldiğinde yan tarafta bulunan atari salonundan ödünç sandalyeler alınıyordu. Yıldız bu odada bulunan herşeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplamış duvarları kendisinden önce dernek başkanlığı yapmış kişilerin fotğraflarını asmıştı. Bu fotoğrafların ortasında büyük bir Atatürk fotoğrafı ve fotoğrafların altında da büyük bir Türk bayrağı ve derneğin flaması yer alıyordu. Oda karışık bir halde görünmesine rağmen Yıldız’a göre her şey yerli yerindeydi. Hatırlı bir misafir geldiğinde nereden çıktığı belli olmayan bir kutu çikolata veya kâğıt şekeri çıkarır ikram ederdi. Önce yıllardan beri saklı olan Eyüp Sabri Tuncer limon kolonyasını da gelenlerin ellerine dökerdi. Masasının önündeki sehpanın üzerinde derneğin her türlü yayını bulunur gelenlerin okumasını beklerdi. Gelenler çikolata ikramından sonra önlerinde bulunan mecmuaları şöyle bir karıştırır sonra gündeme geçerlerdi. Gündem genellikle siyaset olurdu. Eğer kendisinin tuttuğu partinin -bu muhalefet partisi olurdu- mitingi veya açık oturumu varsa misafir filan dinlemez bilgisayar ekranını TV ekranı gibi kullanarak yapılan yayınları gelenlere de izlettirirdi. Gelenler yaşça onun akranlarıydı. Hepsi emekliydi. Evde eşleri “temizlik yapacağım ayak altında dolaşma” dedikten sonra evden çıkıp soluğu dernekte alanlar tayfası eşleri işlerini bitirene kadar oturup başkanla muhabbet eder çaylarını içerlerdi. Milli bayramlarda derneğin çelengi büyük bir şevkle alınır, tören alanında kaymakam, belediye başkanı ve siyasi parti başkanlarının çelenklerinden sonra alandaki Atatürk büstünün altına yerleştirilir, tören bitiminde çelengin etrafında dernek üyeleri ile birlikte fotoğraflar çekilirdi. Tören bittiğinde hep birlikte sahildeki spor kulübünün lokaline gidilerek muhalif siyasi parti temsilcisinin ısmarladığı çaylar içilirdi. Derneğe emek vermiş vefat eden kişilerin ölüm tarihlerinde mezarları başında anma merasimi düzenlenir burada şiirler okunur ölen kişinin yapmış olduğu hizmetler anlatılırdı. Bu her sene tekrar ederdi. Ülkenin belli başlı gazetelerine haberler gönderilir onlarda işe yeni başlamış bir muhabirlerini yollayarak haber yaparlardı. Eğer bu muhabir gelemiyorsa gelenlerden birinin çektiği ve sosyal medyada yayınlanan fotoğraf kopyala yapıştır yapılarak haber yapılırdı. Milli bayramlar dışında özel bazı anma günlerinde belediyeden özel bir minibüs üye sayısı fazla ise -genellikle fazla olurdu- otobüs istenilerek şehirler arası geziler düzenlenilirdi. Derneğin başka bir şehirde bulunan genel merkezine de bu tür geziler yapılırdı. Gelip gitmelerde halk müziği eşliğinde otobüs dışında halaylar çekilir otobüs içinde de koro halinde sanat müziği şarkılarından eserler icra edilirdi. Anma günlerinde belediyenin düzenlediği gösterilerde protokol kısmındaki sandalyeye Yıldız herkesin elini sıkarak otururdu. Yıllardır derneğe başkan seçilen Niyazi Emre her seçim sonucunda başa geçtiğinde “bu benim son seçimim gençlerin önünü açmak gerekir” diyordu ama seçim dönemi bitip tekrar başkan seçimi yapılacak kurultayda yeniden dayanamayıp adaylığını koyardı. Gerçi yerine geçecek kimse de yoktu. Önceki yıllarda yerine geçmek isteyenleri çeşitli Ali Cengiz oyunları yaparak ortadan kaldırmıştı. Kasabanın gençleri, bırakın gençleri orta yaşlıları bile onu tanımıyorlardı. Dernek binasının önünden geçenler binanın üstünde derneğin adının yazıldığı tabelayı görüyorlardı. Bir konuşmada derneğin adı geçtiğinde kasabanın gençleri “öyle bir dernek var mı? Nerede? Diye sorup birbirlerinin suratına bakarlardı. Kasabanın gençleri derneğin adını bilmezdi ama Niyazi Emre, kendisini hâlâ kasabanın vicdanı, hafızası, hatta bir nevi “gizli yöneticisi” sanırdı. Belki de haklıydı: Bir kasabayı yönetenler bazen belediye başkanları değil, böyle küçük odalarda, eski sandalyelerde, kimsenin fark etmediği koltuklarda oturan adamlardı. Ve Niyazi Emre Yıldız, o koltuğun etrafında dönen küçük evrenin değişmez güneşiydi. Güneşin batmaya niyeti yoktu; koltuk da buna izin vermiyordu. 21.02.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:





Yorum gönder