Cumartesi Sohbetleri – Kırmızı Kareli öykülerden bir kadın atlası

Vals kralının orkestrasının çaldığı lale duvarının ardındaki yerde şimdi bir maymunun cazbandı gürlüyordu. Suratı kıllarla dolu iri bir goril elinde trompet ile hem dans etmeye çalışıyor hem de orkestrayı yönetiyordu. Hepsi aynı sırada oturan orangutanlar ışıl ışıl trampetlerini üflüyorlardı. Onların omuzlarına ise ellerinde armonikalarla şempanzeler çıkmıştı. Yeleleriyle aslanlara benzeyen iki Arap babunu piyano çalıyorlardı, ama piyanoların sesi gibbonların mandrillerin ve marmosetlerin ellerindeki saksafonların kemanların ve davulların arasında duyulmuyordu. Aynalı zeminde sayısız çift sanki tek vücut olmuş gibi büyük bir ustalık ve düzgün hareketlerle önüne çıkan herkesi tehdit edercesine aynı yönde ilerleyen bir duvar gibi dans ediyordu. Canlı atlas kelebekler dans edenlerin arasına dalıp çıkıyorlardı. Tavandan çiçekler dökülüyordu. Elektrik söndüğünde sütun başlıklarında sayısız ay böceği ortaya çıkıyor ve havada bataklık ışıkları süzülüyordu.
Akşam saatleri,,, Yazı ofisimdeki masama oturdum. Yazmaya başladım. O an bu anlamsız tuhaf ve büyüleyici cangıl balosu aklımdan geçtiği şekilde kâğıda döküldü.
Cazbandın ritmi bir an için yavaşladı; gorilin trompeti son bir nota üflediğinde, tüm sahne sessizliğe gömüldü. Gözümdeki renkli imgeler sönüp gitmeye başlarken, onların yerini başka bir görüntü aldı. Masamın karşısındaki dar pencerenin çerçevesinden Galata Kulesi’nin yalnızca üst kısmı görünüyordu. Taş balkonun çevresinde ağır adımlarla dolaşan ziyaretçiler, uzak bir yüzyıldan çıkıp gelmişçesine, tarihin üzerinden yürüyen siluetler gibiydi.
Akşamları yaptığım gibi, laptopumda daha önceden indirdiğim karışık parçaları dinlemeye başladım. Hüznün sesi yükseldi; Caz müziği odanın köşelerinde yavaşça dolaşmaya koyuldu.
Mutfaktan gelen çay kokusu duyularımı sardı. Mutfağa geçtim, kendime bergamotlu çayı ince belli bardağa doldurdum. Çay bardağı elimde masama dönerken holde geçmiş kareli fotoğraflarımdan birisi gözüme ilişti. Fotoğraftaki o küçük kırmızı elmayı yiyen kız çocuğu kapının eşiğinde duruyor, beyaz elbisesi, kırmızı başlığı ve kırmızı botları ile sanki geçmişin içinden bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Elinde tuttuğu kırmızı çiçek, neredeyse hâlâ canlı gibiydi. Bunu nerede çektiğimi bir an hatırlayamadım gerçi önemi yoktu bana verdiği duygu yeterliydi.
O fotoğrafın önünde bir süre durdum. İçimde bir şeyler titredi tanıdık bir tını, geçmişin hem sıcak hem de uzaktan caz gibi hüzünlü sesi. Sonra tekrar odama geçtim. Bir an düşündüm: buradan kareli bir öykü yazabilirim.
Yavaş yavaş güneş batıyor etraf kurşuni bir renge bürünüyordu. Elimde çayla balkona çıktım. Odamın ön cephesine açılan küçük balkon bana bambaşka bir sahne sunuyordu. Boğaz’ın inci kıvrımında uzanan tarihi yarımada Sarayburnu ve Topkapı Sarayı tüm ihtişamıyla görünüyordu. İstanbul yalnızca dışarıda değil, içindeydi bu evin. Sandalyeme oturdum az önceki fotoğraf beni Ortaköy’deki teyzemin yaşadığı eve götürdü…
Yaz aylarında adeta durmaksızın düğün olurdu orada. Bahçeye yayılan misafirler, sokaklara taşan şarkılar, çocukların yere düşüp tekrar kalkarak oynamaları hâlâ kulağımda çınlıyordu.
Genellikle evlenen kızın küçük kardeşi ya da ailenin en minik torunu, gelinin çiçeğini taşırdı. Adeta küçük bir yedek gelin gibi giydirilirlerdi. Fotoğraftaki kızın elinde bir kırmızı yapma çiçek vardı. Çiçek sahici değildi ama o anki bakışı öyle gerçekti ki… Düğün henüz başlamamıştı. Kalabalık yavaşça birikiyor, telaşlı sesler havada yankılanıyordu. O ise elindeki elmayı yavaşça ısırarak bekliyordu. Zamanla yarışan çocuk sabrıydı bu: sabırsız ama dimdik.
Yaramazlık yapıp su birikintilerine girip o gün için alınmış kırmızı renkli ayakkabısını kirletmemesi gerekiyordu. Yere dikkatli dikkatli özenle basmalıydı.
Kızın hayalinden uzaklaşıp karşıya Sarayburnu’na baktım. Topkapı Sarayı’nın loş gölgeleri arasından zamanın sesi yükseliyor gibiydi. Bir zamanlar burada, kimilerinin hiç farkına bile varmadığı entrikalar sonucu, karnında çocuk taşıyan cariyelerin bile sessizce denize atıldığı anlatılırdı.
Birden bazı akşamlarda olduğu gibi akşam alaca karanlığında karşı tarihi binanın terasında bir hareketlenme başladı. Tam karşımdaki taş bina, geçmişi hiç yaşanmamış bir masal gibi duruyordu. Terasına asılmış kırmızı balonlar ve geride bırakılmış kırmızı dekor panolarıyla bir film platosunu andırıyordu. Bazen orası bambaşka hikâyelerin sessiz figüranı olurdu bir aşk sahnesi, bir veda anı, ya da gözlerden uzakta yaşanan bir hikâyenin sessizce belgelendiği yer.
Bu akşamda yine çekim vardı. Gelin ve damat terasta günün mana ve önemine binaen fotoğraf çektiriyorlardı. Kırmızı dekor balonlarını arkalarına alıp objektife yöneldiler. Uzun bir süre izledim onları. İçimden, hayallerine yaraşır bir yaşam sürebilmelerini diledim.
Gökyüzü iyice karardı. Benim caz bandımda yıldızların altında şarkısı çalıyordu. Masama döndüm. Masamın arkasındaki duvarda, kalem işi kabartmalar beni izliyorlardı. Bu eve ilk taşındığımda üzerleri kalın sıvalarla kaplıydı. Fark eder etmez ustalara sıvaları kazıttım. Kabartmalar özgür kaldı; yıllar sonra yeniden gün ışığına kavuştular. Ve şimdi, her gece sessizce bana bakıyorlar zamana direnen birer tanık gibi.
Müzik değişti ilk Türkçe tango söyleyen kadın sanatçımız sahnedeydi. Seyyan hanım: “Mazi kalbimde bir yaradır” diyordu. Teyzemin evini anımsatan o küçük kızın öyküsünü toparlamak için kütüphaneme yöneldim Osman Balcıgil’in Afife Jale kitabını tekrar gözden geçirmeye karar verdim.
Öyküm Topkapı sarayındaki cariyelerin gölgelerinden başlayarak elma yiyen küçük kız çocuğunun masumiyetine uzanarak, Afife Jale’nin sahnesinde son bulabilirdi. Bu düşünceyle bir an duraksadım “evet bir yerde olmalıydı”. Kütüphanenin raflarından birinin arkasına saklanmış eski CD kutusunu karıştırmaya başladım. Ve sonunda buldum: Moskova Senfoni Orkestrasına yaptırılan şef Rengim Gökmen yönetiminde Afife Jale Süiti. CD’de soprano solo Selva Erdener sesiyle ve kanun solo da Tahir Aydoğdu zarif tınılarıyla harikalar yaratıyorlardı.
CD’yi oynatıcının içine yerleştirip sesi hafifçe açtım. Laptopumu önüme aldım. Yazmak için başka hiçbir şey gerekmiyordu artık. Kareli öyküme başladım, çünkü kelimeler artık sadece bana ait değildi; sahipsiz bir geçmişin, görkemli bir yalnızlığın ve susmuş kadınların sesiydiler.
Zaman; müziğin ritmiyle geçmişin susmayan imgeleriyle yeniden şekil alıyordu.
05.07.2025
Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder