Cumartesi Sohbetleri Cēnāculum’da Külün Gölgesi

Cumartesi Sohbetleri Cēnāculum’da Külün Gölgesi

Hephaistos’un ocağında değil; ruhun içinde dövülen aşkHiçbir şey yanmadı. Ama her şeyin kokusu değişti. Taşlar hâlâ yerindeydi, freskler solmamıştı, incirler dalında duruyordu. Yine de biri yürüyüp geçmişti buradan—görülmeden, ama iz bırakarak. Şimdi o iz bir çatlağın kenarında bekliyor. Kimse fark etmiyor. Bu urbs’te en derin kararlar hep en sessiz sofralarda alınırdı. Evler genişti. Avlular gökyüzünü içine alan taş çerçeveler gibiydi. Duvarlar fresklerle konuşur, zeminler mozaiklerle susardı. Her taş bir tanığın ayak izini saklardı. Urbs (şehir) geniş bir düzlükte kurulmuştu. Tüccarlar sabah erken saatlerde sokakları doldururdu, filozoflar gölgede yürürdü, kadınlar taş havuzlardan su doldururdu.Evlerin içi serin, dışı sıcak; zaman, güneşin hareketiyle ölçülürdü. Her şeyin bir ritmi vardı: sabahın, suyun, sessizliğin. Pompeiopolis’ti burası. (*) Geniş bir ovada kurulmuştu ama sesi tüm Paflagonya’ya yayılıyordu. Kentin taşları sadece evleri değil, kararları da taşıyordu. Birlik meclisi burada toplanırdı. Tüccarlar, rahipler, askerler ve filozoflar… Hepsi bu taşların önünde bir araya gelir, konuşmaz, tartardı. Çünkü burası sadece bir başkent değil, bir manevi merkezdi.Livia Drusilla da onlardandı. İlk bakışta sessiz ve arkadaş canlısı görünürdü. Ama Pompeiopolis onu tanırdı. Tıpkı kocası ve kayınvalidesi gibi, o da soğuk, hırslı ve zekiydi. Sessizliği bir maske değil, bir stratejiydi. Gülümsemesi, taşın altına saklanmış bir kıvılcımdı.O sabah, evinin arka bahçesine çıktı. İncir ağacı hâlâ meyve doluydu. Dalından düşmemiş, olgunlaşmamış incirler vardı. Bazıları yumuşak, bazıları sertti. Hepsine tek tek dokundu. Büyük, gösterişli olanları bir sepete koydu. Kabukları hafif çatlamış, kenarlarından bal akıyordu. Onları bir gece önce hazırladığı zehirli karışıma buladı. Daha ufak olanları ayrı bir sepete ayırdı.Evlerin üst katlarında, güneşin son ışığını tutan odalar vardı. Onlara cēnāculum denirdi. Akşam yemekleri burada yenirdi. Duvarlar hematit kırmızısı, malakit yeşili ve lapis mavisi fresklerle, ışığı eğik açıdan toplar; zeminler mermer, kalker ve cam tesserae’lerde onu ince bir çizgiye kırardı. Ortada bir masa, etrafında üç sedir: trīclīnium. Yatarak yemek yenirdi. Livia Drusilla, o akşam sofrayı kurarken gülümsüyordu. İncirleri yerleştirirken her birine dokundu. Zehirsiz olanları kendi önüne koydu. İri, gösterişli, kenarlarından bal akan—yani zehirli olanları—Gaius’un tabağına. Kabukları çatlamıştı; yine de davetkârdı.Gaius, sedire uzanmıştı. Meclis temsilcisi, koca, taş gibi suskun. Livia ona bakmadı. Ama içinden bir cümle geçti:“Kül, unutmanın değil, tamamlanmanın sembolü.”İncir yendi. Zehir, öldürmek için değil; hatırlatmak içindi. Cēnāculum’un taş zemini bu sessiz hesaplaşmayı duydu. O gece Gaius hastalandı. Ama ölmedi. Livia da uyumadı. Çünkü bu, yok etmek için değil; özüne indirmeyi hatırlatmak içindi.Ertesi sabah, urbs hâlâ uyanmamışken, Livia evinden çıktı. Ona “Sessiz Taş” derlerdi. Çünkü fazla konuşmazdı. Ama yürürdü. Her sabah şehitlik yapısı Martyrion’un çevresine bir tur atar, sonra bir taşın önünde durur, beklerdi. Bugün beklemeyecekti. Bugün bırakacaktı.Elinde küçük bir kese vardı. İçinde Pompeiopolis’in bastığı ilk otonom sikkelerden biri. Babasından kalma. Birlik Meclisi’nin ilk kararlarından birinin hatırası. Ama onun için bir yük olmuştu. Çünkü o sikke bir ayrılığın başlangıcıydı.Yürüdükçe kendi mitolojisini kuruyordu. Prometheus gibi yüreğinden ışık çalıyordu, Anka gibi küllerinden yeniden doğuyordu. Geride bıraktıkları bazen insanlar, bazen urbsler, bazen de kendilerinin eski halleriydi. Onları yaktığını sanıyordu. Ama aslında onlar onu yakmıştı. Ve şimdi, o yanışın gölgesiyle yürüyordu—görülmeden ama iz bırakarak.İnsan gökten aşağıya kaçarsa, altında cenneti bulur; yukarıya doğru kaçarsa, yine göğe gelir. Dünya gökten kaçamaz: ister yukarı ister aşağı kaçsın, gök etkisini yeryüzüne yağdırır ve onun üzerine damgasını vurur ve onu ister istesin ister istemesin verimli kılar. Martyrion’un taş eşiğine geldiğinde durdu. Parmaklarıyla zemini yokladı. Bir çatlak buldu. Sikkeyi oraya bıraktı. Üzerine bir taş koydu. Gözleri yerdeydi. Ama aradığı yukarıdaydı. Gökyüzü tam açılmamıştı. Sabah, geceyle rüya arasında bir boşlukta duruyordu. O boşlukta yürümeye başladı. Her adımda biraz daha hafifledi. İçinden bir cümle geçti:“Kül, unutmanın değil, tamamlanmanın sembolü.”Bu cümleyi kim söylemişti? Bilmiyordu. Belki babası. Belki kocası. Ama doğruydu. Çünkü o sikkeyi oraya bırakmak, geçmişi silmek değil; onunla barışmaktı.Birlik meclisi toplanırken, Livia yürüyordu. Görülmeden ama iz bırakarak. Çünkü onun kararı taşla değil, külle alınmıştı. Ve kül, bir son değil; bir ara boşluktu. Bir sonraki yanışa kadar bekleyen bir nefes.Ayağa kalktı. Martyrion’un çevresinde bir tur attı. Her adımda bir şey dövülüyordu içinde. Hephaistos’un ocağında değil; kendi ruhunun ocağında. Dövülen şey silah değil, ilahi aşktı. Aşk, kendini aşmanın bedeliydi.Livia Drusilla yürüyordu. Görülmeden ama iz bırakarak. Çünkü onun kararı taşla değil, külle alınmıştı. Ve kül, bir son değil; bir ara boşluktu. Bir sonraki yanışa kadar bekleyen bir nefes.28.03.2026Şevket M. Oğuz (*) Kuzeyin Efes’i Pompeiopolis Antik Kenti: Taşköprü’nün Saklı Hazinesihttps://youtu.be/zZnBHZX8MBI?si=UaQfCruXY4iP2vW3Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde yer alan Pompeiopolis Antik Kenti, Anadolu’nun en önemli arkeolojik değerlerinden biri olarak tarihe ışık tutmaya devam ediyor. M.Ö. 64 yılında Romalı komutan Pompeius tarafından kurulan kent, uzun yıllar boyunca Paphlagonia Eyaleti’nin başkenti olarak kullanıldı. Bugün uzmanlar tarafından “Kuzey Anadolu’nun Efes’i” olarak anılan Pompeiopolis hem tarihi geçmişi hem de kazılarda ortaya çıkan eşsiz eserleriyle dikkat çekiyor. Kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan Roma dönemine ait mozaikler, taş yapılar ve antik kalıntılar, kentin ihtişamlı geçmişini günümüze taşıyor. Özellikle mozaiklerin kalitesi, Pompeipolis’in Roma döneminde önemli bir kültür ve sanat merkezi olduğunu kanıtlıyor. Çalışmalar devam ettikçe yeni bulguların ortaya çıkması, burayı dünya çapında tanınan bir arkeolojik alan haline getirme potansiyeli taşıyor.Antik kentin en önemli noktalarından biri olan Zımbıllı Tepe, akropol olarak kullanılmış ve çevresindeki yerleşim alanıyla birlikte geniş bir tarihi dokuyu gözler önüne seriyor. Ayrıca Pompeipolis’ten çıkarılan eserler Kastamonu Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor ve ziyaretçilere binlerce yıl öncesinin ihtişamını yakından görme fırsatı sunuyor.Pompeiopolis Antik Kenti, yalnızca Kastamonu’nun değil, tüm Anadolu’nun kültürel hazineleri arasında öne çıkıyor. Efes ve Zeugma ile kıyaslanan bu eşsiz miras hem akademik araştırmalar hem de kültür turizmi açısından bölgenin geleceğine büyük katkı sağlıyor.📍 Taşköprü’de yükselen bu antik şehir, geçmişin izlerini günümüze taşıyan benzersiz bir yolculuk sunuyor. Kastamonu’ya yolu düşen herkesin mutlaka görmesi gereken tarihi miraslardan biri olarak Kuzeyin Efes’i, keşfedilmeyi bekliyor.

28.03.2026

Şevket M. Oğuz

IMG-20260328-WA0006 Cumartesi Sohbetleri Cēnāculum’da Külün Gölgesi

Livia’nın dua eden heykeli.
Roma’nın ilk imparatoriçesi, Roma’nın ilk imparatoru Augustus’un eşi, görünmez gücüyle tanınırdı. Roma’nın taşlarını bile yönlendirecek kadar soğukkanlı, hesaplı ve zekiydi.

Share this content:

Yorum gönder