Cumartesi Sohbetleri Benim İstanbul’um

Cumartesi Sohbetleri Benim İstanbul’um

IMG-20260207-WA0004-1 Cumartesi Sohbetleri  Benim İstanbul’um

Kırmızı bir oyuncak vapurun döndüğü küçük bir süs havuzundan başlar benim İstanbul’um. Bahçenin dut ağacıyla elma ağacı arasına gerilmiş salıncakta göğe doğru sallanan bir çocuğun hafifliğidir önce. Fıskiyelerin serinliği yüzüne vurur, gökyüzü her seferinde biraz daha yaklaşır, biraz daha mavi olur. O mavi, yıllar sonra bile unutulmaz; insan büyür ama o salıncağın bıraktığı rüzgâr büyümez.Sonra İstanbul girer sahneye. Görgülü Pastanesi’nin kapısı açılır, içeriye annemin doğum günüm için aldığı dikdörtgen muzlu pastanın mumlu, renkli görüntüsü dolar. Arnavut kaldırımlı sokakta yürüyen askılı yoğurtçu elindeki zili çalar. Kireçburnu Fenerinin altındaki balıkçı, tezgahtaki az balıklar için “Bugün deniz biraz cimri” diye söylenir. Yeşilköy’ün taksicileri, kahvelerini yudumlarken günün ilk müşterisini bekler. Kumkapı’nın meyhanecisi, masaların üzerine beyaz örtüleri serer; daha güneş yükselmeden rakı kadehlerinin camı parlar. Florya’nın Uludağ Kebapçısında tereyağı tavaya değdi mi, kokusu sahile doğru yayılır; yaz akşamlarının hafif telaşı masalara siner.Benim İstanbul’umun tadı da vardır: Laleli’ de Hacı Bozanoğlularının baklavası, şerbeti dilinin kenarında bir an durur, sonra kaybolur. Tahtakale’nin gürültüsü, insanın içine işleyen bir ritim gibi akar; bir tür şehir nabzı. Yedikule marulunun kokusu, sabahın erken saatlerinde pazara karışır. Yeniköy’ün erguvanları, Boğaz’ın suyuna düşen mor bir gölge gibi salınır. Selim İleri’ nin tramvayları dan dan caddelerde hâlâ dolaşır. Tevfik Fikret’in Aşiyanı, rüzgârın her estiğinde bir mısra daha fısıldar.Ve bir yerlerde Emel Sayın, “Kız sen İstanbul’un neresindensin…” diye söyler; şarkı, şehrin üstüne ince bir tül gibi serilir.Ama benim İstanbul’umun asıl resmi, Işıl Özışığın çizdiği o hüzünlü, o içli tonlarda saklıdır.Bir kadın, Kamondo merdivenlerinden inerken rüzgâr saçlarını savurur. Bir adam, Moda sahilinde dondurmacı Ali Usta önünde dondurma kuyruğunda bekler. Bir çocuk, yandan çarklı ada vapurunun arka tarafında simidini martılarla paylaşır. Herkes kendi İstanbul’unu taşır; herkesin şehri biraz başka, biraz aynı.Ve ben, yıllar sonra o çocukluk bahçesine dönerim.Dut ağacı hâlâ oradadır, elma ağacı biraz daha eğilmiş. Süs havuzu suskundur ama kırmızı vapurun izi hâlâ suyun üstünde bir hayal gibi durur. Salıncağın ipleri yenilenmiştir; ama gökyüzü, o eski gökyüzüdür.İstanbul da böyledir işte:Bir yanın çocuk kalır, bir yanın büyür.Bir yanın gürültüye karışır, bir yanın sessiz bir bahçede sallanır.Bir yanın kalabalıkların içinde kaybolur, bir yanın bir şarkının içinde bulunur.Benim İstanbul’um, bütün bu seslerin, kokuların, renklerin arasından süzülüp gelen bir hatıradır.Ne tam geçmişte kalır, ne tam bugüne sığar.Bir salıncak hareketi kadar hafif, bir baklava şerbeti kadar yoğun, bir erguvan gölgesi kadar geçicidir.Ama hep oradadır.İnsanın içindeki o küçük havuzda, kırmızı bir vapur hâlâ dönüp durur.07.02.2026

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder