Cumartesi Sohbetleri – Üç Yudumluk Bir An
Cumartesi Sohbetleri – Üç Yudumluk Bir An
Daha önce hiç içmediğin bir kahve gibi düşün… İlk yudumunda acıdır; dilini yakar, yüzünü buruşturur. İkinci yudumda alışmaya başlarsın. Üçüncüde ise o acının içinde saklı sıcaklığı fark edersin. Bazı hikâyeler de böyledir: Başta canını yakar, sonra seni kendine alıştırır, en sonunda ise onsuz kalınca üşürsün.
Oda sabahın erken saatlerini taşıyordu. Pencerenin perdesi hafifçe aralanmış, içeri solgun bir ışık sızmıştı. Üzerinde çiçek deseni olan bir koltuk, ışığın altında solgun bir hatıra gibi duruyordu. Masada duran fincanın dumanı ince bir çizgi hâlinde yükseliyor, odanın soğuk havasında yavaşça dağılıyordu. Kahve henüz yeni yapılmıştı. Sıcaklığı masanın ahşabına bile işlemiş gibiydi. Fincanın kulpu ılıktı; dokununca insanın parmaklarını hafifçe yakacak kadar. İlk yudum alındığında, acı bir tat dilin ucunda keskin bir iz bıraktı. Yüz hafifçe buruştu. Ve tam o anda, o acı tat boğazdan aşağı inerken, odanın içindeki hava bir anlığına değişti. Bir anı, sanki fincanın içinden yükselen buharla birlikte geri geldi. Keskin, sıcak, ama tanıdık. On yaşındaydı. Okulun kütüphanesinden aldığı matematik kitabını, derse giderken düşürmüş, fark etmemişti. Kitap kaybolmuştu. Babasına söylemişti. Arkadaşlarına da. Ama kimse inanmamıştı. “Ödevden kaçmak için uyduruyorsun” demişlerdi. Babasının yüzündeki hayal kırıklığı, çocuğun kalbine bir mühür gibi basılmıştı. Kitap iki gün sonra bulunmuştu. Ama suç, çoktan üzerine yapışmıştı. Ve o gün ilk kez şu soruyu sormuştu kendine: “Ben nerede hata yaptım?” Bu soru, yıllar içinde büyüdü. Bir alışkanlığa dönüştü. Sonra bir yük hayvanına. Sonra bir zincire. Ve o zinciri ömrü boyunca sürükledi. Herkese karşı sorumlu hissetti. Herkesin yükünü kendi yükü sandı. Kendi payına düşmeyen borçları bile ödemeye çalıştı. Sanki o kayıp kitap hâlâ bulunmamış gibi yaşadı. Böylece aşırı sorumluluk duygusu onun hayatı oldu. Kahvenin ikinci yudumu alındığında, acı biraz yumuşadı. Dil alıştı. Boğaz ısındı. Pencerenin önündeki sandalye hafifçe açıkta duruyordu; üstünde bir atkı vardı. Sahibini söylemeyen, ama kokusunu saklayan bir atkı. Dokunsan ısınacak gibi, dokunmasan küsecek gibi. İkisi de mümkün. Duvar saati tik tak etmiyordu. Pili bitmişti belki. Belki de zaman, bu odada ilerlemeyi çoktan bırakmıştı Odanın kapısı rüzgârla hafifçe kımıldadı. Ve işte tam o anda… Kapı, rüzgârın değil, bir elin dokunuşuyla biraz daha açıldı. Eşik çizgisinde birisi belirdi; odanın soğuk havası bir anlığına ısındı. İçeri giren, çocukluğun sorusuna bugünün cevabını taşıyandı. Adımlarında acele yoktu; sanki yıllardır ertelenmiş bir nefes, sonunda yerini buluyordu. Gözleri önce masadaki fincana takıldı—dumanı hâlâ ince bir çizgi hâlinde yükselen o fincana. Sonra sandalyenin açıyla duran bacağına… Birinin kalkarken bıraktığı o küçük eğikliğe. Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Oda, iki nefesin ağırlığını aynı anda taşıyınca, duvarda susmuş olan saat yeniden çalışmaya başladı— çok hafif, çok derinden. Sanki zaman, bu iki nefes bir araya gelmeden ilerlemeyi reddetmişti. Sandalyedeki atkıya uzandı. Parmakları dokuyu tanır gibi, hiç tereddüt etmeden aldı. Kokusu hâlâ üzerinde olan atkıyı boynuna doladı. Atkı, uzun zamandır beklediği omzu bulmuştu. Ve Says’in ilk notaları gibi, oda önce sessizce genişledi. Hava ağırlaştı, sonra hafifledi. Sanki zaman, iki nefesin etrafında görünmez bir halka çiziyordu. İçeri giren, çiçek desenli koltukta oturana doğru ilerledi. Adımlarında acele yoktu; her adım, müziğin yükselmek için bekleyen o uzun nefesi gibiydi. Koltukta oturan başını kaldırdı. Gözlerinde bir şaşkınlık değil, “nihayet” diyen bir tanıdıklık vardı. El uzatıldı. Bu kez bir davet değil, bir tamamlanma hissiydi. Sanki “gel” demek yerine, “buradayım” diyordu. Ayağa kalktılar. Dans etmeye başlamadılar— müziğin onları çağırmasına izin verdiler. Says’in o uzun, sabırlı girişinde iki beden sadece birbirine yaklaştı. Nefesler aynı ritme girdi. Kalpler aynı sessizliğe. Sonra müzik yükselmeye başladığında, adımlar da genişledi. Bir sağa, bir sola… Ama hiçbir hareket gösterişli değildi. Bu dans, bir itirafın sessiz hâliydi. Birbirlerine tutunmadılar; ama birbirlerinden uzak da durmadılar. Aralarındaki mesafe, tam olması gereken yerdi. Artık dans, bir figür değil, bir kabullenişti. Bir “artık tamam” deyişiydi. Bir “şimdi” hâli. Ve müzik yavaşça çözülürken, iki beden de durdu. Ayrılmadan. Konuşmadan. Sadece aynı anda nefes alarak. Üçüncü yudumda sıcaklık göğüse yayıldı. Ve hikâye artık saklanmıyordu. O sabahın kokusuyla birlikte çocukluk fincanın buğusuyla birlikte geri dönmüştü. “Ben ne yaptım” diye sorana kapıdan giren cevap verdi. “Bundan kurtulmalısın. Sen, kendine ait olmayan sorumlulukları taşımak zorunda değilsin.” O anda anladı: Yıllardır sırtında taşıdığı yük, aslında ona ait değildi. Bir çocuğun masumiyetine inanılmamasının bıraktığı bir izdi sadece. Bir yanlış anlaşılmanın hâliydi. Bir kitabın kayboluşu kadar sıradan, ama bir ömür kadar ağır bir hikâyeydi. Ve ilk kez, içinden şu cümle yükseldi: “Benim hatam değildi.” Belki tamamen kurtulmadı, ama ilk kez yükün kime ait olduğunu ayırt edebildi. 14.02.2026 Şevket M. Oğuz
Share this content:






Yorum gönder